Skip to content Skip to navigation

Merak ve İnsanlığın Evreni Anlama Çabası

Dr. Öğr. Üyesi Emre Sermutlu
05/10/2018 - 10:33

Günlük hayatın akışına kendini kaptırıp gitmek dünyadaki en kolay şey. Acilen yapılması gereken işlerin sonu gelmiyor ki. Gençlik dönemlerinde okul, sonrasında iş, evlilik, çocuklar derken insanlara günün 24 saati zor yetiyor. Kalan az miktardaki zihinsel enerjiyi de politik-ekonomik gelişmeler, ünlülerin çeşitli kavga ve maceraları ve gündemdeki diğer konular tüketebiliyor. Bu “öğrenilenler” nedense bir yıl değil belki bir gün sonra bile hatırlanmıyor. Dolayısıyla sadece gündemi takip etmeye odaklanmak kalıcı olmayan, bilgi birikimi oluşturmayan ve pratikte bir fayda sağlamayan bir uğraş.

Oysa bizim dışımızda gündelik tasalarımızı aşan başka gerçekler, insanlıktan çok önce var olan, sonra da var olacak koca bir evren var. 

 

Meselâ, geceleri gökyüzüne bakar mısınız?

Şehir ışıkları ve gündelik uğraşılar nedeniyle nadiren imkân bulsak da, “o şeffaf küreye çakılı parlak çiviler” gibi hep birlikte dönen yıldızları seyretmek büyüleyicidir.

Gökküre üzerinde hangi gökcisimlerini gördüğünüzün Dünya’nın neresinde olduğunuza bağlı olarak değiştiğini düşünmek… Gökyüzünde yıldızlar gibi her gece doğudan batıya doğru hareket etmeyen, yıldızlara göre sayıları hayli az olan “yaramazları” yani gezegenleri (gezegenlere Yunanca gezgin anlamına gelen planetes ismi verilmiştir) fark etmek…

Ve bütün bunları binlerce yıl önce sadece çıplak gözle gözlemleyen insanların, ne bugünkü teknoloji ve gözlem cihazları ne de matematiksel teknikler olmadan, sadece mantık ve rasyonel yaklaşımla bugün teknolojik cihazlar yardımıyla elde ettiğimiz bilgilerin bir kısmına nasıl ulaştıklarını hayal etmeye çalışmak…

İnsanlığın evreni anlama çabası da gökyüzünün kendisi kadar muhteşem değil mi? Üst üste konulan tuğlalarla yavaş yavaş yükselen bir yapı gibi kuşaklar boyunca oluşturulan bilgi birikimine hayran olmamak elde mi?

Bugün artık yıldızların doğma-batma saatleri ve konumlarının çok ötesinde bilgileri (örneğin yüzey sıcaklıklarını, kimyasal bileşimlerini, kütlelerini, yaşlarını) yıldızlara gitmeden, onlardan örnek almadan, sadece teleskoplarımıza ulaşan ışık sayesinde elde edebiliyoruz. Peki, ama ışığın neresinde kodlanmış bu bilgiler?

Bu soruya cevap vermek için kuantum mekaniğinden, “zıpladıkça” foton yayan elektronlardan, hıza bağlı olarak değişen dalga boylarından geçen uzunca bir hikâyeye başlamak gerekiyor. Aynı şekilde Güneş’te neler olup bittiğini anlamak için atomun yapısına bakmamız gerekiyor ki hidrojenin nasıl helyuma dönüştüğünü (hidrojen nükleer füzyon tepkimeleri sonucu helyuma dönüşür) ve bu sırada nasıl bu kadar muazzam büyüklükte enerji açığa çıktığını anlayabilelim. “Bu tepkimeyi neden Dünya’da gerçekleştirerek enerji elde edemiyoruz?” da merak uyandıran farklı bir soru.

Gördüğünüz gibi bilimin bir dalından yola çıkıp soru sormaya başladığımızda, hemen diğer dallara, oradan da mutlaka teknolojiye ve günlük hayattaki uygulamalara bir kapı açılıyor.

Peki, DNA fikrinin ilk nasıl ortaya çıktığını hiç düşündünüz mü? 

Farklı büyüklükte moleküller ile bilgiyi kodlayacağız. Herkesin bilgisi ise birbirinden farklı. Ancak bu bilgilerin tamamı aynı büyüklükteki bir fiziksel ortama (hücre çekirdeğine) sığacak.

Bu problemin üzerinde düşünürsek, bilgisayarlarda 0-1 kullanılarak yapılan kodlamalara benzer bir kodlama yönteminden (DNA’da bilgi nükleotid birimlerinin sıralanma şekline göre kodlanır) başka çözümün olmadığını fark edebiliriz. Hepsi organik moleküller olmasına rağmen bilgisayarlarda veri depolamak amacıyla kullanılan sabit diskin yüzeyi gibi davranıyorlar. En ilginç olan ise birçok bilim insanının sadece canlılarda bilginin nasıl depolandığı problemi üzerinde düşünerek, bu sonuçlara deneysel olarak gözlemler yapmadan çok daha önceden ulaşmış olması. DNA’yı mikroskopta görmeden zihin aynasında hayal etmesi.

 

Popüler korsan filmlerinde sıkça gördüğümüz yelkenli gemiler, geçmişte dünyanın bir ucundan öbürüne nasıl gidiyordu hiç merak ettiniz mi?

O tarihlerde GPS (küresel konumlama sistemi) olmadığını hatırlatayım.

“Pusulayla” demeyin. Çünkü pusula ancak nerede olduğunuzu biliyorsanız işe yarar. “Kutup Yıldızı’nın açısı” derseniz çok güzel, sorunun yarısını çözdünüz (Tabii Kuzey Yarımküre’deyseniz). Çünkü bulunduğunuz enlemi tespit ettiniz. Peki ya boylam? Güneş’e, Ay’a, yıldızlara bakarak hangi boylamda bulunduğunuzu tespit edebilir misiniz?

Üzerinde düşünürseniz, bunun sadece çözümünde astronomi, geometri ve coğrafya bilgilerinin birlikte kullanıldığı ve günlük hayatta ihtiyaç duyduğumuz hayli önemli olan bir problem değil, aynı zamanda entelektüel bir macera olduğunu fark edebilirsiniz. İnsanlığın binlerce yıllık arayışının, merakının, bilimsel macerasının özeti sanki “Biz evrenin neresindeyiz?” sorusuna cevap vermeye çalışmak.

Bütün bunları öğrenmek, okumak, bana çok farklı duygular hissettiriyor. Adeta bir dağa çıkmak gibi. Kolay değil, emek, zaman ve enerji istiyor. Ama çıktıkça artık bacaklarınızdaki yorgunluğu değil de manzaranın ihtişamını düşünmeye başlıyorsunuz. Koridorlarında koşturup durduğumuz, çoğu zaman da yolumuzu kaybettiğimiz labirentin planını içinden bakarak anlamak çok zor. Yüksekten bakmak çok büyük bir avantaj.

Yükseklerdeki o temiz havayı soluyup, oradan bütün hayatınızın geçtiği ovaya bakıp, aslında kainatın ne kadar minik bir kısmında yaşadığınızı ve dertlerinizin hatta bütün varlığınızın aslında ne kadar önemsiz olduğunu anlamanın değeri tarif edilemez.

Yukarıda kısaca bahsettiğim konuların hepsini, TÜBİTAK tarafından basılmış bir değil birçok kitapta bulmak, okumak, öğrenmek mümkün. Hem de o konuda özel bir eğitim almamış olsanız da. Çünkü ayrıntılı hesaplar yapmak uzmanlık gerektirse de birbiriyle bağlantılı temel kavramları, çığır açan ana fikirleri anlamak kolay aslında. Sadece biraz zihinsel enerji ve yeterince anlaşılır ama yeterince de derin bir popüler bilim kitabı gerekli.

Tüm bu telif ve çeviri eserleri bizlere kazandıran, bu yolculuktaki en tecrübeli rehberimiz TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları’na çok teşekkür ediyorum.

 

Yazar Hakkında:
Dr. Öğr. Üyesi Emre Sermutlu
Çankaya Üniversitesi Matematik Bölümü

İlgili İçerikler

Gökbilim ve Uzay

Güneş benzeri yıldızlar, yakıtlarını tükettiklerinde patlayarak dış kabuklarını atar ve yıldızın etrafı gezegenimsi bulutsu adı verilen toz ve gaz bulutuyla çevrelenir. Geriye ise "beyaz cüce" olarak adlandırılan çekirdekleri kalır.

Gökbilim ve Uzay

1610 yılında Galileo Galilei’nin Johannes Kepler'e gönderdiği mesaj tam olarak bu yazının başlığındaki gibiydi: “smaismrmilmepoetaleumibunenugttau

Gökbilim ve Uzay

İki yüzün üzerinde araştırmacının yer aldığı uluslararası bir araştırma grubu, ilk kez bir karadeliği doğrudan görüntülemeyi başardı. Karadelik, Dünya’ya yaklaşık 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki Messier 87 ya da kısaca M87 olarak adlandırılan bir gökadanın merkezinde yer alıyor.

Gökbilim ve Uzay

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından gezegenin iç yapısını incelemek amacıyla Mars’a gönderilen InSight (Interior Exploration using Seismic Investigations, Geodesy and Heat Transport) uzay aracı 26 Kasım 2018’de gezegenin yüzeyine inmişti.

Gökbilim ve Uzay

Uzaya giden astronotlar çok sayıda bakteriyi de beraberlerinde götürürler. Bu bakterilerin büyük çoğunluğu zararsızdır. Ancak zamanla bu durum değişebilir. Uzaydaki koşullar yeryüzündekilerden çok farklıdır. 

Gökbilim ve Uzay

Nisan ayında Mars’ın Boğa Takımyıldızı’ndaki ilgi çekici yolculuğuna tanık olabilirsiniz. Mars ayın ilk günlerinde Ülker Yıldız Kümesi’nin (Yedi Kız Kardeş olarak da bilinir) yakınlarında görülebilir.

Gökbilim ve Uzay

Dünya’nın manyetik alanı, yeryüzünü Güneş’ten gelen zararlı ışınlardan koruyan bir kalkan görevi görür. Eğer bu koruyucu kalkan olmasaydı güneş rüzgârı atmosferi yok eder ve Dünya yaşama elverişsiz bir hale gelirdi.

Gökbilim ve Uzay

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Güneş Sistemi’nin dışındaki gezegenleri (ötegezegen olarak adlandırılır) keşfetmek için tasarladığı Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu (TESS) 18 Nisan 2018’de ABD’deki Cape Canaveral Üssü’nden SpaceX Falcon 9 roketiyle uzaya fırlatıldı.

Gökbilim ve Uzay

Göktaşı çarpmaları, gezegenlerin oluşumunda ve zamanla geçirdiği değişimlerde çok önemli rol oynar. Ancak bir göktaşı çarpması sonucu oluşmuş bir krateri, çarpmanın üzerinden yüz milyonlarca yıl geçtikten sonra inceleyerek çarpmanın hangi koşullar altında meydana geldiğini belirlemek çok zordur.

Gökbilim ve Uzay

Mart ayı Kuzey Yarımküre’ye baharı getiriyor. Çünkü 20 Mart’ta gerçekleşecek ilkbahar ılımı (yani gece ve gündüz sürelerinin eşit olduğu tarih) Kuzey Yarımküre’de bahar mevsiminin başlangıcı olarak kabul edilir.