Skip to content Skip to navigation

Şair Burada Ne Anlatmak İstiyor?

Nurulhude Baykal
13/01/2019 - 14:48

Bir şairin dizelerinde ne söylediği bazen çok açıktır. Yaptığı söz sanatları, kelime ve ses tekrarları şiirdeki anlamı vurgulamak içindir. Ancak her şair okurunun anlama kolayca ulaşmasını istemez, kimisi okurun şiir üzerine düşünerek anlama ulaşmasını ister. Bazı şairler ise şiirin anlamla ilişkisi olmayan bir sanat olduğunu iddia eder. Bir şiirde yukarıdaki durumlardan hangisinin geçerli olduğunu ve şiiri, bazen de şairi, “anlamak” için izleyebileceğimiz yollardan biri dilbilimsel yaklaşımdır. Dilbilimsel yaklaşımda, şiirdeki dilbilimsel ögeler ve biçimsel yapı üzerinde durularak şairin üslubunun şiirin anlamı ile hangi açılardan ne kadar örtüştüğü değerlendirilir. Şiirin anlaşılması için yapılan incelemede uyak örgüsü, yüklemler, fiil ve isim çekimleri, sıfat/zarf yoğunluğu, ses tekrarları, öznenin hali ve benzeri ögelere başvurulur.

Görseli büyütmek için üzerine tıklayın.

Bu yazıda Yahya Kemal Beyatlı’nın “Akşam Mûsıkîsi” şiirinde sırasıyla uyak şeması, yüklemlerin çekimi, betimleme ögeleri ve ses tekrarlarını dilbilimsel yaklaşımla inceleyip şiirin anlamının biçimsel ögelerle uyumunu değerlendireceğiz.

 

AKŞAM MÛSIKÎSİ

Kandilli'de, eski bahçelerde,
Akşam kapanınca perde perde,
Bir hatıra zevki var kederde.

Artık ne gelen, ne beklenen var;
Tenhâ yolun ortasında rüzgâr
Teşrin yapraklarıyle oynar.

Gittikçe derinleşir saatler,
Rikkatle, yavaş yavaş ve yer yer
Sessizlik dâima ilerler.

Ürperme verir hayâle sık sık,
Hep bir kapıdan giren karanlık,
Çok belli ayak sesinden artık.

Gözlerden uzaklaşınca dünyâ
Bin bir geceden birinde gûyâ
Başlar rü'yâ içinde rü'yâ.

 

Şiir, her birinde üç dize bulunan beş kıtadan oluşmaktadır. Şiirin uyak şeması “aaa, bbb, ccc, ddd, eee” şeklindedir. Uyak şeması dizelerin sonundaki ses benzerliğine dayanır. Şemada her bir dize bir küçük harf ile temsil edilir ve son sesleri benzeşen dizeler için aynı harf kullanılır.

Şiiri kurgusuna göre üç bölüme ayırmak mümkündür. Birinci bölümde ilk kıta; ikinci bölümde ikinci, üçüncü ve dördüncü kıtalar; üçüncü bölümde ise beşinci kıta vardır. İlk bölümde akşam, son bölümde gece anlatılırken ikinci bölümde bu iki zaman arasında yaşanan değişiklikler anlatılır. 

Şiirdeki yüklemler incelendiğinde;

şeklinde bir şema oluşturulabilir. Buradaki yüklemlere bakılarak şiirde bir simetri değilse de bir denge olduğu söylenebilir. Yukarıdaki tabloya bakılarak şiirde fazla fiil çekimi olmadığı görülecektir. Ortalama olarak her üç dizeye bir fiil çekimi düşer. Bu da şiirin fazla “hareketli” olmadığını gösterir. Bununla birlikte, şiirdeki olumlu cümlelerin özneleri insan dışı varlıklardır: “akşam”, “hatıra zevki”, “rüzgâr”, “saatler”, “sessizlik”, “karanlık”, “dünya” ve “rü’ya”. Diğer taraftan, “gelen” ve “beklenen” öznelerinin insan olma ihtimali varsa da bu ifadelerin yer aldığı cümle olumsuz anlam taşır ve şiirde insan yoktur. Yani, şiirde betimlenen “tenhalık” dilbilimsel olarak da mevcuttur. 

Bir şiirin “durağan” olup olmadığını anlamaya yarayan diğer işaretler ise sıfat ve zarflardır. İsim ya da fiilleri nitelemeye yarayan bu işaretlerin fazla olması betimlemelerin fazla olduğunu, dolayısıyla hareketin/değişimin azlığını gösterir. “Akşam Mûsıkîsi”nde sıfatların sayıca fazla olduğu söylenemez: “eski bahçe”, “tenha yol”, “her bir kapıdan giren karanlık”. Yalnız genel anlamda niteleyicilere bakıldığında, yani zarflar da göz önünde bulundurulduğunda, şiirdeki betimlemelerin bol olduğu görülür: “akşam kapanınca”, “perde perde”, “gittikçe”, “rikkatle”, “yavaş yavaş”, “yer yer”, “daima”, “sık sık”, “çok”, “artık”, “uzaklaşınca”, “güya”. Bu zarflardan çoğu (altı çizili olanlar) zamanı betimler. Şiirin içeriğinde de zaman değişikliği ve bunun yol açtığı değişimler vardır. Örneğin şiirin ilk iki kıtasında zaman ve mekân bilinirken ve bu iki olgunun somut bir anlatımı varken (“Kandilli’de”, “eski bahçelerde”, “akşam kapanınca”, “tenha yolun ortası”), sonraki kıtalarda mekân belirsizleşip bir anlamda soyutlaşır. Üçüncü, dördüncü ve beşinci kıtalarda zaman-mekân iç içe gibidir. “Derinleşen saatler”, “ilerleyen sessizlik”, “kapıdan giren karanlık”, “gözlerden uzaklaşan dünya” ve “rü’ya içinde başlayan rü’ya” bu iç içe geçmişliğin ve soyutlamanın ifadeleridir. Zaman ilerledikçe ortama hâkim olan karanlık, görme duyusunu olumsuz etkiler. Bu yüzden, aydınlığın etkisinin hissedildiği ilk iki kıtada görülerek kesin ifadelerle anlatılan betimlemeler varken sonraki kıtalarda “ses” ve “sessizlik” ön plana çıkar. Bu da akşamdan geceye geçişin bir sonucudur. 

Şiirde ahenk yakalamak için başvurulan en etkili yöntem tekrarlardır. Gerek ses tekrarları gerek ikileme olarak kullanılan tekrarlar şiirin ahengi için önemli ögelerdir. “Akşam Mûsıkîsi” şiirinin her kıtasında ikileme vardır:

İkilemelerin şiirdeki dağılımı da bir simetriyi değilse bile bir dengeyi gösterir. Üçüncü kıtada iki adet ikileme varken diğer kıtalarda birer ikileme kullanılmıştır. Böylece şiirdeki ahengin altı bir kez daha çizilir. 

Sonuç olarak, tüm bu özellikleri göz önünde bulundurduğumuzda şiirde işlenen temanın “değişimin içindeki ahenk” olduğunu söyleyebiliriz. Zaman değişikliğini gösteren zarfların çokluğuna rağmen atmosferde radikal bir değişikliğin olmaması, akşamdan geceye geçiş gibi beklenen, doğal ve yumuşak bir geçiş olarak yansıtılmıştır. “Akşam ve gece”, “gece ve gündüz” ya da “sabah ve akşam” gibi birbirine zıt iki zaman aralığı değildir. Bu yüzden şiirdeki değişimlerin uyumlu yansıtılmasının yanı sıra biçimsel ögeler de dengeli bir biçimde dağılmıştır. Böylece şiirde anlatılanların şiirin biçimsel ögeleriyle de örtüştüğü, şairin şiirinde aktarmak istediklerinin dilbilimsel ögelerden yola çıkılarak da anlaşılabileceği görülür.

Dilerseniz siz de bu yöntemle sevdiğiniz şiirleri inceleyebilirsiniz. Bakalım siz hangi sonuçlara ulaşacaksınız?

İlgili İçerikler

Sosyal Bilimler

24 Temmuz - 9 Ağustos 2020 tarihlerinde Japonya’da düzenlenecek 2020 Tokyo  Yaz Olimpiyat Oyunları’nın madalyaları geri dönüşümlü elektrikli aletl

Sosyal Bilimler

Bilim Genç Fotoğraflar köşesinde temmuz ayında seyahat anılarınızı fotoğraflarınıza yansıtmanızı istemiştik. Bu süreçte #Seyahat etiketiyle Bilim Genç’te paylaştığınız fotoğraflar Bilim Genç ekibi tarafından değerlendirildi. Seçilen fotoğraflar aynı zamanda Instagram’da, Twitter’da ve Facebook’ta Bilim Genç okurları tarafından oylandı.

Sosyal Bilimler

6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima şehrine atom bombası atıldığında Sadako Sasaki 2 yaşındaydı. 11 yaşında halk arasında “atom bombası hastalığı” denilen kan kanseri teşhisi kondu. Sadako yaşama dileğinin gerçekleşmesi için kâğıttan turnalar yapmaya başladı.

Sosyal Bilimler

TÜBİTAK Bilim, Özel, Hizmet ve Teşvik Ödülleri ve 2019 Yılı Fuat Sezgin Bilim Tarihi Ödülü sahiplerini buldu. TÜBİTAK tarafından bu yıl 4 Bilim Ödülü, 11 Teşvik Ödülü ile Prof. Dr. Fuat Sezgin Bilim Tarihi Ödülü verildi.

Sosyal Bilimler

Bilim Genç olarak ağustos ayında objektiflerinizi çevrenizdeki tarihî mekânlara odaklamanızı istiyoruz. Fotoğrafınızı Bilim Genç’te paylaşırken açıklama bölümüne #TarihiMekanlar etiketini eklemeyi unutmayın. 

Sosyal Bilimler

936 ile 1013 yılları arasında Endülüs’te yaşayan Ebü’l Kasım Halef bin Abbas Zehrâvî isimli müslüman bilgin, Et-Tasrif isimli tıp ansiklopedisinin cerrahiye ayırdığı bölümlerde 200’den fazla cerrahi aleti resimli olarak açıklamıştı.

Sosyal Bilimler

Vücudumuzu zinde tutmanın en iyi yollarından biri spor yapmak. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” atasözü, spor yapmanın kültürümüzde ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtı. Peki, bizden yüzyıllarca önce yaşayanlar hangi sporları, niçin yapıyordu?

Sosyal Bilimler

Birçoğumuz tatilin başlamasıyla birlikte uçakla, otomobille, trenle ya da otobüsle yola çıktık.

Sosyal Bilimler

Picasso gibi ressamların şaheserlerinin altındaki gizli resimleri ortaya çıkarmak ancak bilimsel yöntemlerle mümkün. Gizli sanat eserlerini keşfetmeye çalışan araştırmacılar dijital görüntüleme ile spektroskopik yöntemleri bir araya getiriyor.

Sosyal Bilimler

Hayranlıkla baktığımız tablolar çoğu zaman tek bir seferde ortaya çıkmaz. Sanatçılar, genellikle işe bir eskiz çizerek başlar. Ancak tablonun yapım aşamasında bazen fikir değiştirip planda olmayan figürler ekler ya da önceden planladıkları figürleri çıkarırlar. Bazen de boyamaya başladıkları bir figürün yerini ya da biçimini değiştirirler.